Anasayfa Makale Dünü Ve Bugünüyle Filistin Tarihi

Dünü Ve Bugünüyle Filistin Tarihi

Çarşamba, 13 Aralık 2017 16:25
Yazdır PDF

Filistin14 Mayıs 1948; Filistin tarihinde keskin bir dönemeçtir. Bu tarih, Siyonist İsrail devletinin Filistin topraklarında kuruluş tarihidir. ABD destekli İngiliz emperyalistlerinin enerjik girişimi başta olmak üzere emperyalist güçlerce kuruldu Siyonist İsrail devleti; elbette ki, Birleşmiş Milletler’in onayıyla. Bu kuruluş tarihi; Filistinliler tarafından “El Nakba” ya da “Felaket Günü” olarak anılır.

O günden bu yana Filistin tarihi, bir yandan onurlu ve soylu direnişler, bir yandan da sonu gelmez yıkım, yokluk, sürgün, kuşatma ve katliamlarla içiçe yol aldı. Ve Filistin sorunu, kanayan bir yara olarak kalakaldı bugüne dek.

Emperyalistlerin ve Siyonistlerin bölgenin başına musallat ettiği bu sorun, o günden bugüne çözümsüzce ve Filistin özgülünde Ortadoğu’nun bağrına saplanmış bir Siyonizm bıçağı olarak önemini korumaya devam ediyor. Ezilen, sömürülen ve köleleştirilenlerin yüreğinde haklı bir yer edinen Filistin halkının meşru ve haklı direnişi; emperyalistler, Siyonistler ve bölge gericiliğinin ve özelde Arap devletlerinin kolları arasında her yerinden zincire vurulmasına karşın, gözüpeklik ve yiğitlikle, özveri ve pahalıya mal olmuş bedellerle de olsa ve nihayet hareketi yönetenlerin zikzaklarıyla, açmazları ve zaaflarıyla gölgelenmiş de olsa, tarihe not düşmeye devam ediyor.

Şüphesiz ki, Filistin sorunu 1948’le başlamaz. Bu tarih, Filistin sorununda mihenk taşı ya da yeni bir sayfa olmakla birlikte süreç bununla başlamaz. Bunun İsrail’de bir Yahudi devletinin kurulması girişimlerine uzanan öncesi var; dünü var. Dolayısıyla bu sorunun I. Emperyalist Paylaşım Savaşı öncesi, anı ve sonrasına uzanan bir tarihi, bugününü açıklamak bakımından süreci bütünleyen bir önsözdür. Dahası; bunun 19. yüzyıla dayanan ve Dünya Siyonist Örgütünün kuruluşuna varan daha öncesi de var. Elbette ki yalnızca bu da değil; bu tarihin M.Ö.’sine, Nuh’a, İbrahim ve Musa’ya uzanan mitolojik bir arka cephesi de bu birkaç bin yıllık sürecin bir bileşeni olarak çıkar karşımıza. Bu bakımdan Filistin sorunu İsrail sorunu ile içiçe geçerek tarihte yerini almış ve Filistin tarihinde hep karşıt kutup olarak dikilmiştir bu toprağın asıl sahiplerinin karşısına. Asıl sahipleri diyoruz çünkü, Filistinliler başka kavimlerle birlikte Yahudilerden çok önceleri bu topraklarda yaşıyorlardı; Yahudilerin gelişi sonralara denk gelir.

Filistin tarihinin dünü-1948 öncesi

Filistin’in birkaç bin yıl önceki tarihine yer yer göndermede bulunsak da, çok eskilere dek, Nuh dönemine ya da İbrahim ve Musa dönemine uzanan mitolojik köklerini, yani tanrı tarafından “kutsal ırka, Yahudi halkına” “vaad edilmiş topraklar” masalı üzerinden işin teolojik yanını bir yana bırakarak (zira, aslolan bilgibilimsel yandır) son yüzyıllık tarihi içinde ana damarları üzerinden bakacağız bu sürece.

Bu tarihsel arka plandan baktığımızda; tam 402 yıl boyunca, yani 1516 yılından sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun Şam vilayeti içinde yer alan Filistin, I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’yla birlikte İngiltere’nin himayesine girer. Bu ilk emperyalist dünya savaşı öncesi “hasta adam” konumundaki Osmanlı İmparatorluğu, bu savaşın sonunda, başta İngiliz ve Fransızlar olmak üzere savaştan galip çıkan emperyalistlerce paylaşılır.

Daha savaş sona ermeden İngilizlerle Fransızlar arasında, 1916 yılında gizlice Sykes-Picot antlaşması imzalanır. Buna göre, Ortadoğu’daki Osmanlı toprakları bu iki emperyalist güç tarafından paylaşılır ve Filistin toprakları Irak’la birlikte bu antlaşma gereğince İngilizlerin payına düşer. Ara bir parantez açarak belirtelim ki; Filistin olarak belirtilen alan Doğu Akdeniz, Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Ürdün’ü de içine alan bir bölgedir. Ne ki kimi tarihçiler Ürdün’ü dışarıda bırakır. Ve Kudüs, her üç din için de, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar için de kutsal bir mekan olarak kabul edilegelmiştir. Parantezi kapatarak devam edersek;

İngiltere, I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sonunda, 1918 yılında burayı işgal eder. Filistin’in de içinde bulunduğu Ortadoğu’daki petrol başta olmak üzere enerji kaynakları çoktandır emperyalistlerin iştahını kabartmış, bu bölge İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin ilgi odağı haline gelmişti. Mecali kalmayan Osmanlı İmparatorluğu, Almanların önderlik ettiği İttifak güçleri, İngiliz ve Fransızların önderlik ettiği İtilaf Devletleri’ne yenilince bu alan İngiliz ve Fransız yağmacılarının nüfus ve etki alanına girmiş, Filistin de İngilizlerin hegemonyasına geçmişti. Çoktandır Ortadoğu bölgesine göz diken İngiliz ve Fransız emperyalistleri için I. Emperyalist Paylaşım Savaşı bulunmaz bir fırsat sunar. Ve onlar da bunu iyi kullanarak bölgeyi denetimi altına alır. Bölgenin sınırları bu emperyalist güçler tarafından, özellikle İngiltere tarafından kendi çıkarları üzerinden adeta cetvelle çizilir; hem de küçük devletlere bölünmüş halde.

Ne ki daha 1917 yılında, yani daha savaş bitmeden, İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, Yahudiler için bir devletin kurulmasını gündeme getirir. Balfour, 2 Kasım 1917 tarihinde Siyonist Hareketin önemli liderlerinden biri olan Lord Rothschild’e daha sonradan Balfour Bildirgesi ya da Deklarasyonu olarak anılacak olan bir mektup yollar. Bu mektup ya da deklarasyonda Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kurulması ana temasını işler ve bir Yahudi devletin kurulması için İngiliz hükümetinin destek vereceği taahhüt eder.

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla bölgede dengeler değişmiş ve bir Yahudi devletinin kurulması için koşullar Siyonistler için elverişli ve uygun bir ortam sağlamıştı. Dünya savaşının sağladığı bu elverişli koşulları iyi kullanan Dünya Siyonist Örgütü, bu koşullar üzerinden kendisine yolu açmış ve öte yandan bu enerjik Siyonist çaba, İngiltere başta olmak üzere emperyalistlerin ve özellikle de ABD’nin desteğiyle birleşince, 14 Mayıs 1948 yılında kurulacak olan İsrail devletine varacak olan sürece fevkalade gelişme olanağı sağlamıştı.

Pek tabiidir ki, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sürecinde, 1930’lardan başlayarak Naziler tarafından milyonlarca Yahudi’nin gaz odalarında, toplama kamplarında barbarca katledilerek tarihin gördüğü en korkunç soykırımlarından birinde yarattığı mağduriyet de Yahudi devletinin kurulmasını kolaylaştıran bir etmen olarak bu süreçte önemli bir rol oynamıştır.

Ara bir parantezle belirtelim ki; Birinci Siyonizm Kongresi 1897 yılında İsviçre’nin Basel kentinde toplanır. Gazeteci olan Theodor Herzl de Yahudi Devleti adı altında bir kitap yayınlar ve bu kitapta Yahudi devletinin kurulmasını propaganda eder. Böylece de Filistin toprakları üzerinde bir Yahudi Devletinin kurulması faaliyetleri bu tarihten itibaren hız kazanır. Dünya Siyonist Örgütü de kendi devletlerini kurmayı önüne temel bir amaç olarak koyar. Siyonizm başlangıçta, diasporadaki Yahudilerin durumunu iyileştirme ve Filistin’e geri dönüş çizgisinde gelişse de kısa süre sonra Filistin’de bir Arap devletinin varlığını yok sayma çizgisine vardı. Bu artık temel amaçtı. Şu söz onların gerçek niyetlerini yeterince açıklıyor olsa gerek: “Halkı olmayan bir ülkeyi, ülkesi olmayan bir halka devredin”.

Parantezi kapatıyor ve bıraktığımız yerden devam ediyoruz.

Elbette ki İngilizler tarafından bir Yahudi devletinin kurulmasına dair verilen söz, İtalya ve ABD gibi emperyalist devletler tarafından desteklendi. Birleşmiş Milletler ise Filistin’in İngiliz himayesine girmesini 25 Nisan 1920 tarihinde tanıdığını resmen ilan etti.

Süreç artık İsrail devletinin kurulması lehine işlemeye başlamıştı. Zira, emperyalistlerce atılan bu adımı sonraki adımlar izleyecek ve dünyanın çok çeşitli alanlarında bulunan Yahudilerin Filistin’e göç ettirilmesi süreci başlayacaktır. Öyle ki, emperyalistlerin hazırlayıp sahneye koyduğu bu Siyonist proje üzerinden yüzbinlerce Yahudi buraya göç ettirilir. Öylesine ki, İngiltere tarafından 1922 yılında yapılan sayıma göre, Yahudi nüfusu Filistin’deki 750.000 nüfusun  % 11’ine, 1935 yılında ise  % 27’sine çıkmıştı. Bu nüfus 1947’de ise, toplam nüfusun üçte birine ulaşmıştı. Bu topraklarda 600 bin Yahudi, 1 milyon 600 bin de Arap yaşıyordu; toprakların da yalnızca yüzde altısı ellerindeydi.

Bu dönemde Lehi, Hagannah, İrgun, Stern gibi örgütlü faşist çeteler Arapların yaşadığı bölgelerde sistematik “temizlik hareketlerine” giriştiler ve Filistinlileri göçe zorladılar. 9 Nisan’da Deir Yasin köyünde Irgun ve Lehi faşist çeteleri tarafından yapılan katliam tarih sayfaları arasında tazeliğini koruyor olsa gerektir. Bu katliamla birlikte binlerce Filistinlinin Batı Şeri ve Lübnan’a kaçtığı da. Yüz binlerce insan bu faşist çetelerin zulmü yüzünden ülkesinden koparak zoraki mülteci konumuna geleceklerdi.

Bu göç ettirme enerjik kampanyalar halinde yapılır. Göçle birlikte bölge karışır; Filistinliler kendi anavatanlarında Yahudi terör örgütlerinin şiddetine maruz kalır ve Araplar bu güncel gelişmeye şiddetle karşı koyar. Kanlı çatışma ve katliamlara varan süreç işlemeye başlar.

Emperyalistlerin bölgedeki bu İsrail oyununa Filistin halkı II. Emperyalist Dünya Savaşı’nın başlamasına dek direniş ve ayaklanmalarla karşı koymaya çalıştı. Özellikle 1929’dan sonraki on yıl boyunca bu topraklar aralıksız ayaklanmalara ve kanlı çatışmalara sahne olur. Filistin halkının bu meşru ayağa doğruluşu İngiliz emperyalistlerince her seferinde şiddetle bastırıldı. Ve hatta 1939 yılında binlerce Filistinli, İngiliz emperyalistleri tarafından katledildi. Yer yer Araplarla olan ilişkilerini tehlikeye sokmamak için Yahudi göçünü sınırlandırmak ya da kısa aralıklarla durdurmak gibi bazı manevralara başvursalar da. Böylesi ara dönemlerde Yahudi çetelerinin silahlı saldırılarının bölgedeki İngiliz güçlerine yöneldiğini de söylemeliyiz. Bu arada 1936 yılında Yahudilerle mücadele için Arap Yüksek Komitesi kurulur ve bu alandaki mücadeleye yön verir. 

İngiliz emperyalizmi başta olmak üzere emperyalistlerce ayağa doğrultularak kışkırtılan, beslenen ve gündemde tutularak uzun zamana yayılarak elverişli ve uygun bir mecrada, 1947 yılında, bu sorun, Birleşmiş Milletler’in kapısından içeri girer. Arap-İsrail ya da Siyonizm-Filistin merkezli Arap sorununu çözme görevi BM’nin omuzlarındadır; sorun İngiltere’den BM’ye devredilmiştir. Birleşmiş Milletler’in kurduğu özel komite bu aynı yıl, yani 1947 yılında, bölgeyi Yahudilere yüzde 56.3,  Araplara 44.7 olacak şekilde iki devletli olarak bölen bir öneri sunar. Buna göre, Kudüs uluslararası bir yönetim altında kalacaktı. Yahudiler bu kararı hemen kabul ederken Arap kesimi ise şiddetle reddeder. Buna karşın BM’nin bu önerisi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda oylanır ve birçok ülkenin ret oyuna karşın, çoğunlukça onaylanarak (33 oy evet, 13 ret, 10 çekimser) resmiyet kazanır. Bu oylamada Türkiye’nin Yahudi devleti lehine oy verdiğini de belirtelim.

Tarih 14 Mayıs 1948’i gösterdiğinde ise Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulur. İşte bu tarih milat olur Filistin tarihi açısından. Bu tarihten bu yana da katliamlara, emperyalist saldırganlığa, onun Filistin topraklarındaki koç başı Siyonist İsrail faşistlerinin barbarlığına karşı ezilen ve yok edilmeye çalışılan, kuşatılan ve nefessiz bırakılan mazlum bir halkın, onurlu Filistin halkının yiğit ve soylu  bir direnişi, topyekûn ayağa kalkışı günümüze dek uzayıp gelir.

Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kurulmasından sonra,  Filistin Ulusal Konseyi ise yayımladığı bir bildiriyle 1 Ekim 1948 tarihinde Filistin Devletinin kurulduğunu ilan eder. Bu devletin başkenti de Kudüs olarak belirlenir; ne ki, topraksız bir devlettir ilan edilen.

1948 sonrası

14 Mayıs’tan sonra Ortadoğu tam bir savaş arenasına dönüşür; ara ara, yer yer durulsa da savaşlar savaşları, katliamlar katliamları izler. Ve yüz binlerce Filistinli kendi anavatanlarından sürülerek göçe zorlanır. Ardı arkası gelmeyen Yahudi terörüyle, saldırı ve katliamlarla Filistinliler yerlerinden yurtlarından edilirler; zorla kopartılırlar kendi topraklarından.

1948 Mayıs’ında Siyonist İsrail devletinin kurulmasından hemen sonra Yahudi ve Araplar arasındaki uzlaşmaz çelişkiler doruk noktasına çıkar, saldırılar ve savaş başlar. Zaten Yahudi devletinin ilanından bir gün sonra Arap-İsrail savaşı patlak verir. Mısır ve Suriye başta olmak üzere Ürdün, Lübnan ve Irak İsrail’e saldırır. Şurası bir gerçekti ki, bu Arap ülkelerinin İsrail’e saldırmaları bir yanıyla kendi halklarının zorlayıcı baskısı, bir yanıyla da eğer İsrail’i mağlup edebilirlerse, kendi yönetimlerine geçen topraklardan pay edinme isteğiydi. Pek tabiidir ki, Arap milliyetçiliği de başat rollerden birini oynar bu tabloda.

1948-1949 Arap-İsrail savaşında kazanan taraf İsrail olur. Böylece de Filistin topraklarının bir bölümünü daha işgal ederek sınırlarını genişletir. Bu saldırılarla, Mısır Gazze Şeridi’ni, Ürdün Kudüs’ün doğusunu ve Batı Şeria’yı ele geçirir. Birleşmiş Milletler gözetiminde yapılan birkaç ateşkesten sonra bir anlaşma sağlanır. Ne ki bu anlaşmayla kazanan taraf da İsrail olur ve daha önce % 56 olan toprak payını % 77’ye çıkarır.

Yıl 1956’yı gösterdiğindeyse, Mısır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirme ve Sina Yarımadası’nı ele geçirmesi üzerine İngiliz-Fransız emperyalistleri Mısır’a saldırır. Bu savaşın bir bileşeni olan İsrail de Sina Yarımadası’nı işgal ederken, İngiliz ve Fransız emperyalistleri ise Süveyş Kanalı’nı işgal ederek denetimi altına alır. Birleşmiş Milletler devreye girer ve bir anlaşma sağlanarak Süveyş Kanalı üzerindeki emperyalist işgale son verilir.

Bilindiği gibi 1952 yılı, Mısır’da Nasır’ın darbeyle işbaşına geldiği tarihtir. Bu yıllarda BAAS’çılık giderek güç kazanır ve Arap milliyetçiliği Nasır önderliğinde çekim merkezi halinde gelir, bölgenin de önderi durumumdadır Nasır. “Sosyalizm” rengine bürünen Arap milliyetçiliği ya da “Arap sosyalizmi” bu alanda gözdedir ve tam da bölgenin manyetik merkezi olduğu bu dönemde Süveyş Kanalı’nı millileştirir ve bu gelişme, İngiliz ve Fransızların sert tepkisine ve sözünü ettiğimiz savaşın da nedeni haline gelir.

Elbette ki, İsrail faşizminin baskı ve sindirme hareketi, yüz binleri çok çok aşan zoraki göçler, terör ve katliamlar evsiz-yurtsuz kalan Filistinliler arasında direniş güçlerinin oluşması için zemin hazırlar. 1964 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kurulmasıyla birlikte adım adım direniş örgütlerleri ortaya çıkmaya başlar. Elbette ki başlangıçta ortaya çıkan ilk etkili örgüt Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve bunun ana omurgasını oluşturan da El-Fetih’ti, yani Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi. FKÖ birçok örgütün içinde yer aldığı bir çatı örgütüdür. FKÖ, 1964 yılında İsrail Siyonizmiyle mücadele ortasında yaşam hakkı buldu. 1969 yılından sonraki lideri Yaser Arafat’tır. Ancak başlangıçta önderlik, Arafat’ın değil, Ahmet Şukayri’nin elindeydi. Şimdilerde El Aksa Şehitleri Tugayı olarak bilinen tugay, Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin (El Fetih) askeri kanadını oluşturuyor. Direnişlerde de en etkin olan silahlı kanattır.

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’ne gelince. Bu örgüt de 1967 yılında George Habbaş önderliğinde kuruldu. Habbaş’ın kendisi Filistinli bir Hıristiyandır ve kurduğu örgüt “Marksist” eğilimlidir. Bundan iki yıl sonra kurulan diğer örgüt de Nayif Havatme önderliğinde kurulan Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi’dir; George Habbaş’ın örgütünden kopmadır ve o da “Marksist” eğilimdedir. Elbette ki bu alanda Filistin Kurtuluş Cephesi-Genel Komutanlık gibi birçok örgüt daha ortaya çıkmıştı. Zamanla FKÖ’ye karşı da birçok örgütün ortaya çıktığını söylemeliyiz.

El Şekaki tarafından 1969 yılında kurulan ve 1980’li yıllardan sonra önderlerinin Filistin’e geçmesinden sonra mücadeleye başlayan bir başka önemli örgüt ve şimdilerde en kayda değer direniş odaklarından biri haline gelen İslami Cihat Hareketi’dir. Dinci bir örgüttür. Son yılların Gazze Şeridi’ndeki direnişin temel güçlerinden biridir. Kudüs Tugayları da askeri kanadıdır. Örgütün kurucusu Fethi el Şekaki 1995 yılında İsrail tarafından katledildi. Daha sonraları ise, 2014 direnişinin en önemli ayağından biri olan Hamas örgütü kurulacaktır, Şeyh Ahmet Yasin önderliğinde. Bu da Müslüman Kardeşler’in Filistin versiyonudur. İzzeddin el Kassam Tugayları da Hamas’ın askeri kanadıdır.

Tarih 14 Mayıs 1967’yi gösterdiğinde İsrail Birleşmiş Milletlerin denetimi altında bulunan Kudüs’ün başkent olduğunu açıkladı. Başkenti Tel Aviv’den buraya taşıdı. Bu durum daha önceki anlaşmalara, Birleşmiş Milletler kararına tersti ve açık bir savaş kışkırtıcılığıydı.

Nasır önderliğindeki Mısır, Ürdün ve Suriye’yle birlikte İsrail’e saldırır. Altı gün süren bu savaşı İsrail tarafı kazandı. Saldırıyı yapan Arap ülkelerinden Mısır’ın hava kuvvetleri daha havalanmadan tümüyle İsrail tarafından enkaz yığını haline getirildiler. Mısır, Ürdün ve Suriye bu yenilgiyle birlikte daha önce denetimi altına aldıkları toprakları da yitirmiş oldular. İsrail bu galibiyetle Batı Şeria, Gazze Şeridi, Kudüs ve Golan Tepelerini ve Sina’yı işgal etti. Bu işgalle birlikte yarım milyon insan mülteci durumuna düştü ve komşu Arap ülkelerine göç etmek durumunda kaldı. Bu durum üzerine BM 242 nolu kararı aldı.

Buna göre; İsrail işgal ettiği topraklardan, yani 1967 savaşıyla ele geçirdiği bölgelerden çekilmeliydi ve Arap devletleri de İsrail’i daha önceki sınırları üzerinden tanımalıydılar. Ne var ki, İsrail daha sonraki yıllarda iyiden iyiye alışkanlık haline getirdiği gibi ve ağababası ABD’nin desteğiyle hiçbir zaman işgal ettiği topraklardan çekilmedi ve 242 sayılı karara da uymadı.

Savaşların ardı arkası kesilmiyordu. Yıl 1968’di. Bu yıllar Filistinli direnişçilerin birçoğunun silahlı eylemlere giriştiği yıllardı da. Mısır-İsrail çatışması da sürgit devam ediyordu. 6 Ekim 1973 yılında Mısır-Suriye ortaklaşa İsrail’e karşı, Golan Tepeleri ve Sina’da bulunan İsrail kuvvetlerine karşı bir saldırı başlattıysa da başarılı olamadılar ve bu Siyonist devlet tarafından yenilgiye uğratıldılar. Bilindiği gibi bu savaşta işbaşında olan Enver Sedat’tır. 1973 yılına dek Süveyş hattında birkaç kez savaşan bu iki ülke arasında nihayet ABD’nin zorlayıcı baskısıyla Camp David Anlaşması imzalanır. Bu anlaşmayla Mısır İsrail’i tanıyan ilk Arap ülkesi olma “unvanını” da kazanmış oluyordu. Bu tanıma karşılığında Mısır’ın aldığı yegane şey de Sina’yı geri almak oldu. Ne ki, Mısır Arap devletlerinden tecrit oldu. Sedat da İsrail parlamentosunda konuşan ilk devlet başkanı olma unvanını kazandı. Sonraki yıllarda ise radikal İslamcı gruplar tarafından düzenlenen bir saldırıyla öldürüldü; onun yerine ise Hüsnü Mübarek geçti.

Bu arada gerek Filistin topraklarında ve gerekse dışarda FKÖ’nün direniş hareketi gerilla biçimlerine bürünerek devam etmekteydi. Hem içeride ve hem de dışarıda İsrail Siyonistlerine büyük darbeler indirmekteydi. En büyük direniş alanlarından biri de Lübnan’dı. 1975-1976 yılındaki iç savaşta faşist Falanjistlerin, Lübnan’daki Filistinlilerin elindeki Tel-Zaatar kampına karşı giriştikleri katliam hafızalarda tazeliğini koruyor. Filistinliler, bu kampta iki aya yakın direnişin ardından yenildiler ama geriye bir direniş destanı bıraktılar. 53 gün süren kuşatmanın ardından kamp yerle bir edildi. Bu kampta yaşanan dehşet verici katliamda dönemin Suriye devlet başkanı Hafız Esad’ın payı da tarih tarafından kayda geçmiştir. Lübnan’ın önce Suriye ve sonra da İsrail tarafından işgalinde de Filistin Kurtuluş Örgütü Lübnanlı direniş hareketinin yanında yer aldı.

Ürdün’de de Filistinlilere karşı kral Hüseyin’in talimatıyla Ürdün ordusu tarafından 17 Eylül 1970 tarihinde bir katliam gerçekleştirildi. Eylül ayında gerçekleştirilen bu katliam tarihe “Kara Eylül” katliamı olarak kazınmıştır. Ürdün’deki nüfusun yüzde altmışı Filistinlidir; yani çoğunluk. Toplumsal hoşnutsuzluk fırtınalarının yaklaştığını sezen kral Hüseyin, Filistinlilerin çoğunluğu teşkil ettiği bu alanda gelişecek olan Filistin direnişinin kendi gerici iktidarını tehdit edebileceği ve sonunu hazırlayabileceği endişesiyle hiç çekinmeden hafızalardan asla silinmeyecek olan Kara Eylül katliamında binlerce Filistinli’yi katletme emrini vermekten çekinmemiştir. Arap devletlerini yöneten kralların, faşist yönetimlerin elleri Filistin halkının kanına bulaşmıştır. Çünkü bu toplumsal tabanın ve direniş güçlerinin, devrimci gelişme çizgisi tüm gerici Arap devletleri için potansiyel bir tehdit unsuru olarak görülüyordu.

Anlaşılır ki, Filistinliler yalnızca İsrail Siyonistlerinden değil, Arap devletlerinin faşist yönetimlerinden de çokça eza-cefa çektiler. Filistin her daim gerici Arap devletleri tarafından arkadan hançerlenmiştir; hep ikiyüzlü tutum içinde olmuşlardır gerici Arap devletleri. Bu devletler ve bunları yöneten krallar ve diğer yönetici diktatörler tarafından Filistin davası “satılmış bir dava” olarak kalakalmıştır hep.

1982 yılında Lübnan’da gelişen direniş hareketi İsrail için çıbanbaşı olmaya başlamıştı. İsrail bu direniş hareketini bastırmak için Güney Lübnan’a girdi ve buradaki Falanjistlerin desteğini de alarak tarihinin en büyük katliamlarından birini burada gerçekleştirdi. Bu saldırıyı, sınıra yakın olan yerleşim alanlarının korunması ambalajıyla maskelediler. Bu saldırıyla ülkenin güneyini işgal ettiler ve Beyrut’a dek ilerleyerek bu alandaki FKÖ’nün varlığına son verdiler. FKÖ ülkeden çıkarıldı. Eylül 1982’de kampa giren eli kanlı cellatlar savunmasız-silahsız insanları kadın ve çocuk demeden katlettiler ve kampı yerle bir ettiler. Sabra ve Şatilla katliamı olarak bilinir bu katliam. FKÖ ülkeden çıkartıldığı için Filistin Kampları korumasız kalmıştı bu katliam sırasında.

Bilinir ki bu dönemde Ariel Şaron Savunma Bakanıydı ve bu alandaki katliamın esas sorumlusuydu; bu katliamla savaş suçu işlemişti uluslararası hukuka göre. Bu katliamla birlikte katliamın baş sorumlusu Ariel Şaron Beyrut kasabı olarak anılagelmiştir. Bu arada işgal altına aldığı Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da yerleşim yerleri inşa etmeyi de ihmal etmedi İsrail Siyonistleri. Artık hiçbir işe yaramayan ve salt ABD’nin elinde bir kukla olan Birleşmiş Milletler’nin kararlarına karşın.

Şunu da belirtelim ki, yukarıda açıkladığımız gibi Filistinliler yalnızca Siyonist İsrail devletinin değil, diğer komşu Arap devletlerinin de, Ortadoğu’nun bu gericilik merkezlerinin de saldırılarına maruz kaldılar. Ne ki tüm gaddarca saldırı ve insanlık dışı katliamlar karşısında, tüm bu kuşatmalar karşısında Filistin halkı her daim onurlu ve soylu direniş örnekleriyle dünyanın ezilenlerinin yüreğinde hak ettiği saygınlığı kazandı ve Filistin davası tüm dünya kamuoyu nezdinde haklı bir yer edindi. Ve üstelik halkların direniş sembolü olarak görüldü her yerde.

Filistin kendi bağımsızlığını 15 Kasım 1988 tarihinde Cezayir’de ilan etti. Bu bağımsızlık ilanı, aralarında Rusya, Çin gibi ülkelerin bulunduğu çoğu ülke tarafından tanınmıştı. Bağımsızlığını ilan ettiği dönemde Filistin topraklarında söz sahibi değildi. Bu arada, Mısır’dan sonra bu kez Ürdün, 1993 yılında İsrail’le barış anlaşması imzalar.

Her türlü zulme, katliama, sürgün ve yok etme politikalarına karşın Filistin direnişini ne içeride ve ne de dışarıda alt edemeyenler, İntifadayla köşeye sıkışanlar, ABD’nin baskısıyla FKÖ ile diyaloğa geçmeye başladılar. Kaldı ki, Arafat zaten çoktandır “iki devletli çözümü” savunmaya başlamıştı bile.

Kuşku yok ki, 1987 yılında Gazze’den başlayıp Batı Şeria’ya sıçrayan birinci İntifada tüm dünyanın ilgi odağı haline gelmişti. Taş ve sapanlarla tanklara ve ağır silahlara karşı kadını erkeği ile çocuğu yaşlısı ile topyekün ayağa kalkan bir halkın direniş destanıdır İntifada. İsrail faşizminin katliamlarına karşı, onun İşgal ve vahşetine karşı bir halkın kitlesel başkaldırısıdır bu ilk İntifada. Bu ilk intifada salt tanklara ve ağır silahlara karşı bir başkaldırı değildi; aynı zamanda İsrail mallarını boykot etmek, sivil itaatsizlik de dahil bir dizi eylem biçimi şeklinde yürütülmekteydi. Ama ne ki, tanka ve ağır silahlara karşı taş atan çocuklar ve Filistin halkı bu intifadanın simgesi haline gelmişti tüm dünyada.

İşte bir yandan bu İntifadayı bastırmak ve bir yandan da uzun yıllara yayılan direnişi pasifize etmek için dış koşulların da baskısı altında barışa giden kapı aralanmaya başlandı ve 1988 yılında FKÖ barış sürecine girdi. Cezayir’de toplanan Filistin Ulusal Konseyi 1947 yılındaki BM kararları temel alınarak “iki devletli çözümü” kabul ettiğini açıkladı. Burada 1947 yılındaki kararlara ek olan temel bir nokta; İsrail’in 1967 savaşıyla işgal ettiği topraklardan geri çekilmesiydi. Bu arada, daha önce de açıklandığı gibi, 1987 yılında Hamas örgütü de, bu İntifada sürecinde Şeyh Ahmet Yasin önderliğinde kuruluşunu ilan eder.

Yıl 1991’i gösterdiğinde Madrit Zirvesi başlar. Bu zirvede Suriye-Ürdün ve FKÖ üyesi olmayan Filistin heyeti masaya oturur. Zaten öncesinde de ABD-FKÖ diyaloğu başlamıştı bile. Ancak İsrail FKÖ’yü tanımadığı için masaya FKÖ ile değil, FKÖ üyesi olmayan Filistinlilerle oturmuştu. Girilen bu süreç 1993 yılında  “Oslo Barış Süreci”ne yolu açmış ve bu süreç bir anlaşmayla sonuçlanmıştı. Bu dönemde, yani 1992 yılında İsrail’de İşçi Partisi işbaşına gelmişti.

1993 yılında Arafat “Oslo Barış Süreci”nde “İlkeler Deklarasyonu”nu imzalar ve böylece de sürgündeki yaşamı sona erer; Yaser Arafat Filistin’dedir artık. Buna göre; Filistin’in İsrail’i devlet olarak tanıması karşılığında işgal ettiği topraklardan aşamalı olarak geri çekilmesi işin esasıydı. Ne ki bu Deklarasyon için taraflar 4 Mayıs 1994 yılında Kahire’de bir kez daha bir araya geldi ve İlkeler Deklarasyonu’nun nasıl uygulanacağı üzerine beş yıla yayılan bir plan üzerinden anlaşma sağladı. Buna göre; İsrail Gazze Şeridi’nin büyük bir bölümünden ve Batı Şeria’daki Erila kentinden de çekiliyordu. Fakat yol karmaşık ve çetrefilliydi. Aşılması gereken büyük güçlükler vardı: Kudüs’ün statüsü, Filistin devletinin kurulması, İsrail’in işgali altındaki alanlarda Yahudi yerleşiminin durdurulması ve de yerinden-yurdundan edilen 3.5 milyonu bulan mültecilerin durumu. Evet, bunlar hala aşılmamış sorunlar yumağı olarak o günden bu güne yerli yerinde duruyor.

Süreç devam ediyordu; İkinci Oslo görüşmeleri de 1995 yılında başlamıştı. Yapılan anlaşmalara göre Gazze Şeridi ve Batı Şeria üç kategori içinde ele alındı. Filistin’in denetimdeki yerler A kategorisi; Yönetimin Filistin’de güvenliğin İsrail’de olduğu B kategorisi ve bütünüyle İsrail’in denetimi altındaki alanlar C kategorisi olarak ayrılmıştı. Nedir ki, Oslo barış sürecinde Filistin’in devlet olarak bağımsızlığı ile sonlanması öngörülmesine karşın İsrail bu da dahil anlaşmanın esas maddelerine uymadığı gibi hem işgal bölgelerinde yerleşim alanlarını gitgide daha da genişletmeye devam etti ve hem de Filistinlilerin yaşadığı toprakları birbirinden kopartarak tecrit politikası güttü.

Ara bir parantezle söylemeliyiz ki; 1948-49 savaşı ile birlikte Mısır’ın denetimine geçen Gazze Şeridi 1967 savaşıyla gene İsrail faşizmin pençeleri altında girdi; 2005 yılında varılan bir anlaşmayla İsrail işgali sona erdi; 2007 ise El Fetih’i kovan Hamas örgütünün denetimi altına girdi. Yine parantezi kapatarak devam edelim.

Çeşitli görüşmelerle yapılan anlaşmalar ve üzerinde uzlaşılan konuların esasında hiçbir ilerlemenin olmaması Filistin halkında öfke kabarmasına ve biriken öfkenin yatağından taşmasına yolu açıyordu. Tam da bu ortamda Beyrut kasabı lakaplı Şaron’un Eylül 2000 yılında tahrik edici bir girişimi, yani onun Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmesi halkta öfke patlamasına yol açtı. İkinci bir intifadaya, El Aksa diye anılan intifadaya yol açtı. İsrail’in bu İntifadaya yanıtı her zamanki sertliğin de ötesindeydi. Gazze Şeridi ve Batı Şeria hemen hemen tümüyle işgal edildi ve Arafat’ın bulunduğu alan kuşatıldı. Siyonist İsrail devleti Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin ikinci önderi konumundaki Ebu Ali Mustafa’yı füzeyle evinde vurarak katletti. Ebu Ali Mustafa olarak bilinen Tugaylar ismini bu liderden alır. Hamas’ın da birçok kuruluşunu yerle bir etti ve birçok üst düzey Filistin önderleri füzelerin hedefi haline gelerek katledildi.

Oslo süreci FKÖ’nün halk kitleleri nezdinde yıpranmasına ve teşhir olmasına neden oldu. Yapılan onca görüşmelere, mutabakata rağmen elde edilen “sonuçsuzluk” FKÖ’yü ciddi anlamda kitlelerin ruh halinden kopardı. Zira, bu süreçte ne Filistin bağımsız bir devlet olarak varolabildi ve ne de mülteciler, sınırlar, yerleşim alanları ve Kudüs’ün durumu çözümlenebilmişti. “Barış için toprak” formülü tıkanmıştı ve bir sonuç vermiyordu. Umulan amaçlarla varılan sonuçlar tam bir karşıtlık doğasındaydı. Yığınların FKÖ’den kopma süreci hızlanmıştı. Zira Oslo süreci hiçbir başarı elde edemeden duvara toslamıştı.

Kaldı ki, İsrail tarafı İkinci İntifadadan sonra Oslo anlaşmalarının hiçbirine bağlı kalmayacağını da açıklayacaktı Netanyahu’nun ağzından.

İsrail 2000 yılında Lübnan’dan çekildi; ne ki, 2002 yılında Batı Şeria’yı yeniden işgal etti. Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da operasyon operasyonu izliyordu. Sayısız militan ve direniş örgütlerinin önde gelen militan ve önderleri bu operasyonlarda vahşice katledildi ve hatta aileleri ve çocuklarıyla birlikte. İsrail Siyonizmi tam bir barbarlık örneği sergiledi. Elbette onlar bu katliamlarına bir kılıf da bulmuşlardı: Terör örgütlerinin alt yapılarını yok etmek!

Bununla da yetinmediler. Arafat’ın 11 Kasım 2004 yılında Fransa’daki ölümünden sonraki yıllarda Hamas’la FKÖ arasında ortaya çıkan çelişmelerin yarattığı yarıklara sızarak bu çelişmeleri kışkırtıp “iç savaş” çıkararak “böl-yönet” politikasına yöneldiler. Arafat’tan sonra Mahmut Abbas FKÖ önderliğine seçildi; ve yapılan seçimlerde Filistin Özerk Yönetiminin başkanı oldu.

Süreç karmaşık bir hal almaya başlamıştı. 2006 yılında Hamas örgütünün seçim zaferi İsrail açısından tam bir düş kırıklığı olmuştu. Bu zaferin hemen ardından Hamas, İsrail’i tanımadığını açıkladı. Hamas’ın zaferinin ardından İsrail’in saldırıları yoğunlaşmaya başladı ve birçok Hamas militanı ve önderi katledildi. Bu zaferden sonra İsrail ve uluslararası emperyalist güçlerin terör örgütü olarak değerlendirdiği Hamas hükümetine ambargo uygulandı. Özellikle ABD ve batılı emperyalistler bu gerekçe üzerinden Filistin’e yapılan yardımı kestiler. Gazze Şeridi tam bir kuşatmaya maruz kaldı; takibat, kovuşturma ve tutuklama furyası başladı-bakanlar da dahil olmak üzere. Halk yokluk ve yoksullukla boğuşuyordu; ilaç bile yoktu; insanlar karanlığa gömülmüştü İsrail tarafından. Tam bir ekonomik ve de askeri abluka altına alınmıştı. Kısaca; Gazze yaşanmaz hale getirilmişti İsrail Siyonistlerince; açık bir hapishaneydi. Tam da bu süreçte Hamas- El Fetih çatışması kışkırtıldı ve başarılı da olundu.

2007’nin başlarında ise, her şeye karşın ortak bir ulusal birlik hükümeti oluşturmak için bir mutabakata varıldı ancak uzun ömürlü olamadı bu süreç. Hamas Gazze Şeridine geri döndü ve bu alan açık bir hapishane haline getirildi İsrail tarafından. Barış yerini yeniden çatışmaya bırakmıştı. Süregiden çatışma ya da daha doğrusu iç savaşta Hamas FKÖ’yü saf dışı bırakarak Gazze Şeridi’nin tüm kontrolünü eline aldı. Ve FKÖ’ye üye ve önde gelen militanlarına dünyayı dar etti ve birçoğunu da katletti, El Fetih’in birçok yerini işgal ederek onları saf dışı bıraktı. El Fetih’den “temizlenen” Gazze Şeridi’nde Hamas Örgütü’nün denetimi altında bir Hamas hükümeti oluşturuldu. Batı Şeria’da da Mahmut Abbas önderliğinde bir başka hükümet kurulmuştu. Böylece bölünmüş Filistin’de bir Hamas, diğeri de Abbas’ın önderliğindeki FKÖ’nün kontrol ettiği ikili hükümet dönemi başlamıştı ve her iki alanda, yani Batı Şeria ve Gazze İsrail faşistleri tarafından daha önce toprakları zaten birbirinden kopartılmış durumdaydı.

İsrail Siyonistlerinin katliamları, kuşatması ve devlet terörü dur durak bilmiyordu. Ne ki, tüm azgınca saldırılar, katliam ve ambargolara karşı Gazze halkı büyük bir özveriyle direniyordu. İsrail Siyonistleri yalnızca ekonomik vb, amborgayla yetinmiyor aynı zamanda da yoğun bir askeri saldırıyla halkı sindirmeye ve Hamas’ı ve diğer direniş örgütlerini halktan tecrit etmeye çalışıyorlardı. Fakat tüm çabalar boşa çıkıyordu. Halk İsrail’in insanlık dışı uygulamalarına karşı tek bir yürek olmuştu. Halk direnişten asla vazgeçmiyor ve sinmiyordu. İsrail Siyonizmine karşı ayağa kalkan tüm direniş örgütlerini sahipleniyor ve onların etrafında kenetleniyordu. Ne var ki, İsrail de boş durmuyor ve kuşatmayı “demir ağlarla” örüyordu.  Daha birkaç yıl önce ördükleri duvarla Filistinlileri nefessiz bırakmaya and içmişti bu kan emici cellatlar.

Filistin’in bugünü

Hiç şüphesiz ki dünüyle bugünüyle bu tarih teslim alınamayan bir halkın onurlu bir direniş ve ayaklanma tarihidir. Şu kadarını söylemeliyiz ki, Faşist İsrail devleti ve ağababaları emperyalistler intifadalarla, gerilla saldırılarıyla, militanca ayağa doğruluşlarla yaşam hakkı bulan bu kahramanca direnişi boşa çıkarmaya, uzlaşıcı FKÖ yönetimi üzerinde kurulan uluslararası baskıyla, ablukalarla, tecrit vb. tüm araçlarla yaşam alevini söndürmeye çabaladılarsa da ve de diplomasi koridorlarına hapsettilerse de yine de yeri geldiğinde Filistin halkı ve pasifizmi kabul etmeyen direniş güçleri bildik yolunda yürümeye devam etti. 2014 Temmuz’unda Siyonist İsrail devletinin topyekün saldırısına karşı ortak direniş güçlerinin başlattığı Tünel Savaşıyla kazandıkları prestij ve Siyonizmin tasarladığı amaçlarına ulaşamaması bunun en son ve en somut örneğidir.

İsrail faşizmi birçok kez ateşkes anlaşmaları yapmasına karşın her seferinde bir bahaneyle bunları bozmaktan geri kalmamıştır. Tıpkı bu son saldırı gibi. 2000’li yıllardan sonra 2003 yılındaki ateşkese uymayan da, bundan iki yıl sonra uygulanan ateşkese uymayan da, 2008-2009 yıllarında düzenlenen “Erimiş Kurşun Operasyonu” ile ateşkesi bozup bu operasyonla 1400’ün üzerinde Filistinliyi katledip uymayan da, 2012 Kasım’ında 160’ın üzerinde Filistinlinin katledilmesine yol açan “Bulut Sütunu” operasyonu ile uymayan da hep İsrail Siyonistleri olmuştur.

Ve nitekim 2014 yılında Gazze Şeridi’ne havadan, karadan ve denizden uçaklarla, tanklarla ve füzelerle düzenlenen operasyonla İsrail hep vahşetin temsilcisi ve Filistin halkının celladı rolünü oynayarak bugüne gelmiştir. Bu saldırıdan kısa bir süre önce, yani daha Haziran ayında Hamas’la El Fetih arasında bir uzlaşmaya varılmış ve her iki gücün ittifakı temelinde ortak bir hükümet üzerinde anlaşma sağlanmış ve hükümet kurulmuştu. Bu somut gelişme Hamas’ı terörist gören İsrail’in sert tepkisine neden oldu. Mahmut Abbas da İsrail’in hedefi haline gelmeye başladı. Batı Şeria’daki Hamas yanlısı birçok milletvekilinin de içinde olduğu tutuklama furyası başladı. İsrail Hamas’ın içinde yer aldığı bir hükümete açıktan tavır aldı. Bu hükümeti tanımadığını açıkladı. Yine aynı yıl üç Yahudi gencin kaçırılıp öldürülmesi, İsrail’in Gazze Şeridi’ne saldırısı için bulunmaz fırsat yarattı.

Bu saldırı, saldırı Filistin tarihinde yapılan en yıkıcı, en barbar ve en insanlık dışı saldırılardan biri olarak tarihte yerini alacaktır. Tankın, uçağın ve füzenin aynı anda ve topyekûn devreye sokulduğu bu saldırı sonucunda Gazze’deki yerleşim yerleri havadan denizden ve karadan yapılan saldırılarla yerle bir edilmiş, binlerce ev harabeye çevrilmiş; köprüler, sağlık alanları, elektrik santralleri tahip edilmiş ve dahası; 11 binin üzerinde Filistinli yaralanmış 2143 Filistinli de bu direnişte yaşamını yitirmiştir. Bu saldırıyla yapılan şey, tam bir vahşettir. Ne var ki, üç Yahudi gencin kaçırılarak birkaç hafta sonra ölü bulunması bahanesi üzerinden başlayıp iki aya yakın (51 gün) süren bu gaddarca saldırıyla İsrail, Gazze’deki direnişin alt yapısını çökertme, tünelleri yok etme amacına ulaşamamış ve yapılan barış görüşmeleriyle de, direnişçi güçler, İsrail karşısında geri adım atmamış tam tersine kuşatma çemberini bazı noktalarda gevşetilmiştir.

2014 direnişi, basının yanlış biçimde çarpıtarak yansıttığı gibi salt Hamas örgütü ya da bir diğer dinci örgüt olan İslami Cihat Hareketi önderliğinde değil, tam aksine Filistin Halk Kurtuluş Cephesi gibi ilerici örgütler tarafından ortaklaşa yürütülmüştür. Kaldı ki, Filistin tarihinde direnişi ilk veren örgütler de FKÖ (sonradan pasifist-teslimiyetçi çizgiye kaymış), FHKC, FDKC gibi ilerici-devrimci örgütler olmuştur. Hamas’ın ortaya çıkışı 1987’dir. Bu bakımdan bu direnişi salt Hamas gibi dinci örgütlere mal etmek gerçeği çarpıtmaktan ibarettir. Direnişte öne çıkan esas olarak beş örgüt olmakla birlikte bunlarla birlikte onun üzerinde örgütün birleşik bir direnişidir verilen.

29 Kasım 2013 yılında Filistin’in Birleşmiş Milletler’de daha önceki “gözlemci statüsü”, “üye olmayan gözlemci devlet” statüsüne yükseltilmiş bulunuyor. Ne ki BM’de gerçek anlamda devlet olarak tanınma noktası, bağımsız bir devlet olarak varolma hakkı, daima Filistin halkına fazla görülerek, bu mazlum halk, her yerinden zincire vurularak İsrail Siyonizmi’nin insafına terk edilmiştir. Bunun da içinde olduğu Filistin’in doğumla kazandığı en meşru ve haklı talepleri yerine getirilmediği sürece, bu sorun kanayan bir yara olarak kalmaya ve direniş de gerçekliğinden hiçbir şey kaybetmeden sürecektir.

Emperyalistlerin kuvvetli desteğindeki Siyonist İsrail devleti tarafından uzun zamandır birbirinden kopartılmış topraklar üzerinde yaşam mücadelesi veren Filistinliler arasındaki birliği bozmak ve emperyalistlerin-Siyonistlerin dayattığı teslimiyetçi çizgiyi kabul ettirmek bugüne dek devam edegelmiştir.

Bir yanda Oslo barış sürecinde ortaya çıkan pasifist-teslimiyetçi çizgi bir yanda da her iki halkın barış içinde bir arada ama onurluca, teslim alınarak değil, başka bir halkın iradesine boyun eğerek değil, özgür, eşit ve birbirine saygı temeli üzerinde yükselen bir çözümü kabul eden iki çizgi; anın tarihsel koşullarının karşı karşıya getirdiği iki çizgidir. İki halkın yan yana yaşadığı hiçbirinin diğerini dışlamadığı ve birbirlerinin haklarına saygı temeli üzerinde yükselen bir çizgi. Ne İsrail halkının ve ne de Filistin halkının dışlanmadığı bir çözüm.

Kuşkusuz ki, böyle bir çözümün ne Müslüman Kardeşler’in Filistin versiyonu Hamas ne İran yanlısı İslami Cihat ve diğer İslamcı örgütler ve ne de FKÖ tarafından yerine getirilemeyeceği ortadadır. Bu direniş örgütlerinin önderliğindeki bir yürüyüş, bir yandan dini, bir yandan da burjuva reformist kimliğinin ağırlığı altında çözüm reçetesi üretmekten uzak kalır.

Öte yandan dinle harmanlanmış burjuva-milliyetçi kulvardaki bir cepheleşme, proletarya ve halkların kardeşçe birliği temelini esas alan devrimci çözümün önündeki en büyük açmazlardan biridir. Milliyetçilik, şovenizm, mezhepçilik ve dincilikten beslenen bir yürüyüşün, Arap ve İsrail egemenlerinin yelkenlerini doldurmaktan başka bir işe yaramadığına tarih yeterince tanıktır.

Öte yandan, anın tarihsel koşullarında faşist İsrail devletinin ABD’nin Ortadoğu politikasını ayakta tutan askeri bir kolon işlevi göz önüne alındığında böyle bir çözümün bizzat emperyalistler tarafından çözümsüzlüğe gömüleceği açıktır. Onların temel amacı direnişçi örgütleri teslim alarak onları en yaşamsal silahlarından yoksun bırakarak emperyalist-Siyonist çözüme razı etmektir.

İsrail’in, Ortadoğu’da ABD’nin ileri bir karakolu, uzun zamandan beri Büyük Ortadoğu Projesinin stratejik bir sac ayağı olduğu ve bu durumun, İsrail ve Filistin halkının ortak çıkarları temelinde devrimci bir çözüme ulaşmada, ara bir çözüm, ikinci adımı hazırlayan bir ilk adım olan hakkaniyete dayalı iki devletli, iki halkın barış içinde yaşadığı bir çözüme ulaşmada en büyük frenleyici engel olduğu da anlaşılır olsa gerektir. Bu alan emperyalistler için, ekonomik, politik ve stratejik açıdan vazgeçilemez bir merkezdir; İsrail bu merkezde son derece önemli bir cephe gerisidir ABD için. Bu Siyonist devlet, ABD’nin bu alandaki nefes borusu ve askeri üssüdür. Filistin’in en büyük şansızlığı da buradadır. Neredeyse yüz yıla yaklaşan direniş geleneğinin birikimleri de onun bu şanssızlık içindeki şansıdır; şimdilik uzak bir ihtimal olsa da, eğer bu şansa, devrimci bir önderlik üzerinden gelişme olanağı sağlanabilirse.

Not: Bu yazı daha önce Partizan Dergisi 90. sayısında çıktı.


Son Haberler

Özgür Gelecek yeni sayısı çıktı!

ozgur gelecek 160 1

Alt Menü