Anasayfa Manşet Suudi Arabistan’da emperyalizmin politik sürecine entegrasyonu

Suudi Arabistan’da emperyalizmin politik sürecine entegrasyonu

Salı, 14 Kasım 2017 14:07
Yazdır PDF

198630 2 8 a0f222010 yılında Suudi Arabistan Kralı Abdullah İbn Aziz’in ölümünden sonra ortaya çıkan karmaşa bir an olsun Selman’ın kral olmasından sonra sona ermişti. Ancak bu durumun olası bir durum ile gelip geçici olacağı ya da mevcut bir plan çerçevesinde kalıcılaşacağı söz konusuydu. Bu açıdan mevcut veriler Suudi Krallık içerisinde yeni bir dönemin başlangıcına işaretti. Bu kaçınılmaz bir çelişki olarak iktidar dalaşının tükenmediğini, diğer rakiplerin güçlerinin sona erdirilerek devlet yönetimin yeni bir aile örgütlülüğüne dönüşmesi sürecini ortaya koymuştur. Ortadoğu’da oldukça marjinal bir yerde duran rantiye usulü ve aile örgütlenmesi ile muasır, emperyalizmin kumbarası konumundaki Suudi Arabistan’da yakın zamanda devlet bünyesine dönük bir operasyon silsilesi yaşandı. Suudi Arabistan veliaht prensi talimatıyla mevcut hanedanlık bünyesinde kraliyet veliahtlığı yön değiştirdi. İktidar dalaşının bu görüngüsünün esas ayağı kraliyette yeni bir hanedanlığın, bir ailenin yükselişine işarettir. Bu meseleye daha detaylı baktığımızda ise Ortadoğu’da yeni bir düzenlemenin bir ayağını da görebiliyoruz.

Saray darbesi olarak tanımlanan ve ABD emperyalizm tarafından desteklenen bölgedeki politik gelişmeler Riyad’ın politik dengelerini değil aynı zamanda Körfez ülkelerindeki siyasal dengeleri de etkileyecek bir yerde durmaktadır. Ve hatta bu politik dengelerin yaratılmasının bir ilk adımı olarak da görülebilir.  Prenslerden valilere ve hatta generallere kadar uzanan, yolsuzluk adı altında gerçekleşen bu operasyon öylesine küçümsenecek bir yerde duramaz. Zira dünyanın en zengin ailelerine dönük gerçekleşen bu operasyon, aynı zamanda mevcut bir ekonomik alanın daraltılması, dünya ve özellikle Ortadoğu’da ticaret alanının ve ilişkilerinin dengelenmesi anlamına gelmektedir. Bu açıdan diyebiliriz ki, bu operasyon Körfez ülkelerinde yaşanacak politik- ekonomik ilişkilerin yeniden düzenlenmesinin bir parçasıdır. Dünya ekonomik sisteminde rantiye usulü ile hiç de küçümsenmeyecek bir yerde duran Suudi Krallık açısından ise bu dönemin başlangıcı niteliğindedir. Bu yeni dönem kaçınılmaz olarak bir kopuş değil, aksine mevcut iktidar ilişkilerinin emperyalizme ve onun bölgesel politikalarına uyarlanmasıdır.

Suriye’de yaşanan ve önemli bir raddeye uzanan iç savaşın kaçınılmaz olarak sadece Suriye’yi kapsamadığı daha önce de sıkça ifade edilmişti. Bu durum esas itibari ile ABD’nin bölgesel politikalarının bir ayağı niteliğindeydi. Görüngü itibari ile en şiddetli biçimi Suriye ve Yemen’de yaşansa da, görüngünün her zaman aldatıcı pozisyonu söz konudur. Esas olana baktığımızda bölgede kurulacak olan yeni dengelerin ilerleyen dönemde bir iç savaşı andıracak denli bir krize dönüşme ihtimali oldukça güçlüdür. Çünkü bölge ülkelerinin entegre edilmek istediği politika, halkların imhasını ve inkarını öngörüyor.

BOP (Büyük Ortadoğu Politikası) ile başlayıp sonrasında “Genişletilmiş Ortadoğu” ile devam eden emperyalizmin kriz reçetesi başta Libya, Suriye, Irak, Yemen ve Afganistan’ı harabeye dönüştürürken bu politikadan çıkar elde etmek isteyen dört devlet; yani İsrail, Suudi Arabistan, Türkiye ve İran halen ayakta durmaktadır. Bu devletleri bölgesel politikalarda kar elde etmek istemesi esas olarak 8 ila 10 Kasım tarihleri arasında Danang’ta düzenlenen APEC (Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği) zirvesinde Donald Trump ve Vladimir Putin’in görüşmesinden sonra belli neticelere ulaştı.

Görüşme öncesi bu devletlerin belli başlı adımları söz konusuydu. Örneğin İsrail, 3 Kasım’da Suriye’nin güneyindeki Dürzileri Suriye’nin Hader Köyüne saldıran cihatçılara karşı korumaya hazır olduğunu açıkladı. Aynı gün Türkiye, Muhammed el-Şeyh başkanlığında ve Riyad el-Esad’ın Başbakan Yardımcısı olduğu bir “Ulusal Selamet Hükümeti” kurmak için İdlib’deki farklı cihatçı örgütleri bir araya getirdi. Asıl sürprizi yapan Riyad ise Kraliyet Ailesi içerisinde bir operasyon ile kendi ailesinin ekonomik ve siyasal olan figürlerini görevden aldı.

Hariri ve Suud’un İran politikası

4 Kasım günü Suudi veliaht prensi Muhammed bin Selman, Lübnan Başbakanı ile görüşme gerçekleştirirken, Riyad’daki Ritz Oteli’nden El-Arabiya televizyon kanalına canlı bağlanarak istifa eden Lübnan Başbakanı Saad Harir’in, İran’ı hedef alarak Suudi Krallığı propagandası yapması dikkate değer bir konudur. Hariri açıklamasında “İran’ı ve Hizbullah’ı hedef alarak Sünni-Şii çatışmasına ilişkin esas nedenin İran ve onun kolu Hizbullah olduğunu, Lübnan halkına duyurur” ve istifa eder. Saad Hariri açıklamasının devamında kendi yaşamından endişe ettiğini sözlerine ekleyerek birçok kez suikast girişimi yaşandığını da belirtti. Hariri, aynı şekilde babasının da benzer bir şekilde suikast ile öldürüldüğünü hatırlattı bu konuşmasında.

Hariri’nin bu açıklamasının ardından Suudi Körfez İşleri Bakanı, Suudi Arabistan’ın Saad Hariri’yi tutsak almadığını ve dilediği zaman Lübnan’a geri dönebileceğini belirtti. Şurası bilinen bir gerçek ki, Hariri dünyanın en borçlu insanlarından biri olarak Suudi Hükümeti’ne yaklaşık 4 milyar dolar borcu olan bir devlet yöneticisidir. Bu durum Hariri’yi Suudi Krallık elinde kuklaya çevirmek için yeterli bir sebeptir. Suudi Arabistan’da aynı gün Husiler’in Riyad’daki Kral Halid Havalimanı’na yönelik balistik füze saldırısı Saad Hariri’nin İran karşıtı istifasına karşı bir yanıt olarak gündeme gelmiştir.

Suudi operasyonun işaret fişeği

Açıklamanın hemen ardından Kral Selman iki kararname imzalayarak  Deniz Kuvvetleri Komutanı’nı erken emekliye ayırır ve bu göreve eski Kral Abdullah’ın oğlu, Ekonomi ve Kraliyet Muhafızları Bakanı Prens Mutab’ı atar. İkinci kararname Muhammed İbn Selman başkanlığında bir “Yolsuzlukla Mücadele Komisyonu”nun oluşturulmasına ilişkindir. Basın aynı zamanda, içerisinde kral ya da veliaht prens aleyhinde karalama ya da hakaret suçuna 5 ila 10 yıl arasında hapis cezaları öngören hükümler de içeren yeni bir “terörle mücadele yasası”nın da yürürlüğe girdiğini duyurmuştur.

Basında çıkan haberlerin bir saat sonrasında “Yolsuzlukla Mücadele Komisyonu” toplandı ve hızlı bir şekilde 11 prens, halen görevde olan 4 bakan ve bir düzine eski bakan zimmetlerine para geçirmek suçundan gözaltına alındı. Bu operasyonda dikkat çeken en önemli isim ise Prens Velid bin Tellal’dır. Dünyanın en zenginlerinden sayılan Prens Velid kraliyetin İsrail nezdinde gizli büyükelçisiydi. Citygroup, Apple, Twitter ve Euro-Disney’in ortağı olan, kendisine ait Kingdom Holding Company şirketi, hisseleri işleme kapatılmadan önce Pazar sabahı açılışında Riyad Borsası’nın % 10 gerilemesine neden oldu. Tüm bu yaşananların ardından 5 Kasım günü Abha yakınlarında bir helikopter düşerek yine Suudi Krallık nezdinde önemli bir yerde duran Prens Mansur da dahil birçok yetkilinin öldüğü açıklandı.

Kendi iktidarını tesis etmek için halk desteğini almak isteyen Prens Muhammed’in ilk yaptığı şey gençlere (nüfusun % 70’i) ve kadınlara (nüfusun %51’i) yönelik politikaları hayata geçirmek olmuştu. Cezbedici olarak lanse edilen politikaların başında kadınların ve gençlerin sinema salonlarına ulaşım kolaylığı, kadınların 2018’den itibaren araba kullanmasına izin verilmesi ve en dikkat çekicisi ise “İslam’ın modernizasyonu”dur. Sadece Vahhabiliği modernleştirmeyeceğini, aynı zamanda hadislerde -Muhammed’in altın yaldızlı efsanesi- olarak yer  alan şiddet içeren ya da çelişkili bölümleri temizleyeceğini açıkladı.

Lübnan’a dönük gerçekleşen operasyon ve Suudi krallık içine gerçekleşen politikaların kuşkusuz ev sahibi ABD’dir. ABD’nin onayı olmadan tüm buların gerçekleştirilmesine olanak yoktur. Beyaz Saray’a göre Trump ve Prens Muhammed ile 4 Kasım günü telefonla görüştüler, ki bu da bu görüşmenin tam da saray darbesi öncesi ya da operasyon sırasında olduğunu gösteriyor. Aramco’nun kamu hisselerinin Riyad’da değil ama New York Borsası’nda satışa sunulmasını öngören gizli bir mutabakata varıldığı kamuoyu tarafından bilinmektedir. Öte yandan Saad Hariri’nin İran karşıtı söylemi 10 Ekim’den beri ABD’nin Lübnan direnişinin iki komutanını tutuklayanlara ödüllendirme sözü vermesi, gerçekleşen bir ABD Kongresinde Hizbullah’a karşı en az beş yasa çıkarması ve İran Devrim Muhafızları’nın mali faaliyetlerine karşı bir plan sunulması çeşitli ipuçları vermektedir.

Tüm bu gelişmeler incelendiğinde karşımıza ABD’nin İran’ı kuşatma politikasında bölgede yeni bir entegrasyon sürecine girdiğini işaret etmektedir. Bunlar yeni bir sürecin başlangıcına işaretken aynı zamanda bu durum halk kitlelerine saldırganlığın ve çelişkilerin artmasına neden olacaktır.